Bülent Arınlı ile ilk kez İstanbul'da, BSB'nin bir meslek birliği olarak kuruluşuna giden yolda yapılan toplantılardan birinde karşılaşmış, tanışmıştım. Yapılan işler, yapılması gerekenler konusunda, çoğu kişi gibi, Bülent abi ve ben de düşüncelerimizi beyan etmiştik. Birbirimize yakın düşündüğümüz ortada, heyecanımız ortaktı. Bir süre sonra, uzaktan göz göze geldik ve selamlaştık. Gözleri parıldıyarak bakıyordu...
Ben Bülent abimle uzaktan, sessizce ve onun parıldayan, samimi, sıcak bakışlarını selamlayarak tanıştım.
Çok kısa sürede, toplantılarda bir araya geldiğimizde kalabalık içinde birbirimizi arar, hasretle sarılır, sohbet eder olduk. Toplantılar sırasında birbirimize yakın koltuklara oturmaya çalışır, konuşulanlar konusunda kaynatmaktan da pek hoşlanırdık. Bülent abinin kafası çabuk bozulurdu. Birileri ona göre 'yanlış' bir şey söyledimi, yerinde oturamaz olur, bir o yana bir bu yana döner, sonunda kolunu havaya savurup oturduğu yerden kalkar, çevrede turalardı. Çoğunlukla bir süre sonra döner, koltuğuna otururdu ama oyunda haksızlığa uğramış çocuk gibi kırgın, kızgın, küskün bir eda yüzünü kaplardı, bedenine çökerdi. Onu heyecanlandıran bir konu tartışılmaya başlandığındaysa bir anda heyecanlanır ve neşesine kavuşurdu.
Bana kalırsa, Bülent abi BSB'ye de, İstanbul'a da, yaptığı ve yapmak istediği işlere de benzer şekilde yaklaşır, böyle davranırdı. Doğru bildiği yoldan şaşılırsa bozulur, kırılır, kızardı. O işi doğru bildiği şekil dışında yapmaya yanaşmazdı: Etikçiydi! Kavga etmekten (ki burada kavgadan kastım üretici ve yapıcı bir karşı çıkış ve kendince doğru yolu gösterme biçimidir), tartışmaktan kaçınmazdı.
* * * * *
Yitirdiğiniz insanlardan geriye bazı imajlar kalır hafızanızda. Bülent abiye dair benim hafızamda yer eden imajların en güçlülerinden biri İstanbul'da Anadolu yakasındaki evde geçen bir olaya dayanır. Bir cumartesi günü yaptığımız uzun BSB toplantısından sonra (ben hiç kısa bir BSB toplantısı hatırlamıyorum zaten) Bülent abi ve Şehbal herkesi pazar sabah kahvaltısına çağırmışlardı. Anadolu yakasındaki o güzel evlerine vardığımızda, Paşa, Bülent abinin evladı gibi sevdiği köpeği, bizi heyecanla, biraz ürkütücü bir sevinçle karşılamıştı. Bülent abi Paşa'yı zapt ederken o ahşap sıcaklığındaki evin bahçesine girdik. Bu sade evin, tevazu içindeki ayrıntı zenginliği insana bir hikaye mekanında oturuyormuş hissi veriyordu. Her kenarına köşesine dokunulmuş, titiz, küçük bir müdahalede bulunulmuş, eve yaşam ince ince işlenmişti. Keyifle kahvaltımızı ederken Bülent abi beni heyecanla yerimden kaldırmış, odanın bir kenarına sürüklemiş ve o sırada çalan müzik albümünün kapağını göstererek "bu çok iyi müzik, insanın içine işliyor, böyle filmler yapmalı" demişti. Gözleri parlıyordu...
Yıllar sonra, bu sefer, Bodrum, Yalıkavak, Gökçebel'deki evlerine gittik Kıvılcım'la birlikte. Sanki eski bir imaj canlanıyor, eski bir tecrübe yeniden yaşanıyor gibiydi. Bülent abi Paşa'yı zapt ederken bu sefer taştan bir evin bahçesine girdik. Aynı tevazu içindeki ayrıntı zenginliği ile başka bir hikaye mekanı yaratmıştı. Bu eve de yaşamı ince ince işlemişti. O zaman idrak ettim ki Bülent abinin, hayat arkadaşı Şehbal'le birlikte ürettiği, çok özel bir vasfı vardı. Bülent abi yaşamı boyunca biriktirdiği, sürekli kurgulayarak büyüttüğü, filmlerine can veren hikayelerinden yaşam mekanını kuruyordu. Hikayelerini mekana işleme potansiyeline, mekanı kurma gücüne sahipti. Bülent abi görüntü yönetimini bir yaşam biçimi haline getirmişti...
* * * * *
Bodrum, Yalıkavak'a her gittiğimde, Gökçebel'deki evi ziyaret ettim. Akşam yemekleri yedik, bazen rakı, bazen şarap içtik ve sohbetler ettik. Uzun, keyifli, yaratıcı, üretken sohbetler...
Bülent abi hikayeleriyle bezediği evin bahçesindeki müştemilatı kendine çalışma ve montaj odası haline getirmişti. Burada onun ve Şehbal'in yaptıkları filmleri seyrettik. Yapmayı planladığı filmleri nasıl tasarladığı üzerine konuştuk. Tekneyle Girit'e gidecek, Yalıkavak'la Girit arasındaki beşeri ilşkiyi yeniden üreterek filmler yapacaktı...
Gökçebel'deki evde mutlu ve sakin bir yaşam hakimdi... Bülent abi bu evden, Gökçebel köyünden, hadi bilemedin Bodrum yarımadasından dışarı çıkmayı hiç istemez hale gelmişti. Buradaki dinginlik ona iyi geliyordu. Bunun tadını çıkarmak, yaşamını huzurlu geçirmek ve yapmak istediği filmlerini yaparak yaşamı sürdürmek istiyordu... Bir de dostları bu yakınlara geldikçe uğrasınlar, bu evin huzurunu paylaşsınlar, sohbetler etsinler, yaşamına dahil olsunlar istiyordu...
İstanbul'la, BSB ile arasına koyduğu mesafeden herşeyi takip ediyor, ama artık hiç ses çıkarmıyordu. Bu neden böyle oldu? Bülent abi bu soruya cevap vermek bile istemiyordu. Artık bu soruya cevap veremez. Ve artık bu soruyu geride kalan herkesin kendi içinde cevaplaması gerekiyor...
Ersan Ocak,
19 Ocak 2009,
Kavaklıdere, ANKARA.
|