Bülent!.. Geç bulup tez yitirdiğim dostum; başını omzuma bir çocuk gibi yaslayan sevecen kardeşim; coşkuyu cömertçe paylaşan duygudaşım, arkadaşım… Sen, belgeselcilerin hocası, kurgucuların ustası… Bu defa kötü, çok kötü bir kurgu yaptın! Şehbali, hepimizi öylece, yarı yolda bırakıp gittin; olmadı!
Seni sıradan sevgi ve övgü sözcükleriyle anmak olmaz, koca Giritli! Sana kırgınız…Hani sonbaharda tekneyle Girite gidilecekti? Seni o teknede kameranla, göç anılarını kaydederken hayal ediyor, seviniyordum. Bir de nedense, Girit kumsalında, Kazancakisin Zorbası gibi, sirtaki yaparken; olmadı!
Sen bizi hep şaşırttın: Çocuksu pırıltılarla bakan gözlerin, gözümüzden kaçan şeyleri yakalar, heyecanlandırırdı bizi; “ahh..evet,” derdik, “ne güzel!” Biz bakarken, sen görürdün. İşte bu adam sanatçı, diye düşünürdüm, görünenin arkasındakini görüyor ve sonra kurguluyor. Gördüklerin bizimkilerden farklı, algıladıkların bir fazlaydı. Hani, “Bağbozumu”na çarpılmıştım da, sen bizim Passolinimiz olmalısın, demiştim ya... Hiç öyle, gerçeklik mi kurgu mu, diye, tereddüte düştüğüm belgesel olmamıştı.
Neydi böyle alel acele gidişinin nedeni? Sorduğuma bakma, biliyorum: Yüreğin, Akdenizli gibi hissedip bir Ege bilgesi gibi düşünmenin yükünü daha fazla taşıyamadı. Bu iki yüzlü dünyanın hem tersini hem yüzünü görerek yaşamak kolay değildi.
Sevgili Şehbal ile birlikte; yalansız dolansız, ödünsüz, boyun eğmeden yaşayabilmek için şan şöhret, para peşinde koşmadan belgelediniz hayatı. Bunun için, gelip yerleştiniz Gökçebel köyüne. Bunun için ellerinizle onarıp oturduğunuz o taş ev, hem gerçek bir eve hem de bir çilehaneye benzedi.
Yarım bırakıp gittiğin projeleri tamamlarız belki, ama bil ki, sensiz eksik olacak. Mümkünse esin perilerini yola bize. Biz yine de, bıraktıklarını yeniden okuyarak senden yardım alacağız. |